Gündem Postasi

Vücüt Yapımız Ve Çalışması

Vücüt Yapımız Ve Çalışması
05 Haziran 2018 - 13:46 'de eklendi ve 190 kez görüntülendi.

HÜCRE

Hücreler, İnsan vucudunun yapı elemanlarıdır. Yapı nasıl tek tek tuğla ile örülürse, insan dokusu da hücrelerden meydana gelmiştir. Maddenin atomu gibi, hücreler de nitelikleri değişmeden bölünemeven en küçük parçala-rımızdır. Ancak mikroskopla görülebilen bu çok küçük parçacıklar muhtelif organizmalarda özel şekillerde ve yetenektedirler. Bir kısmı ışığa karşı hassastır; Bunlar gözümüzün arka kısmındaki duyarlı tabaka, adeta bir fotoğraf makinasındaki film gibi, sıralanmış bulunurlar. Bazıları ses duymamızı sağlar. Bazıları, vücudumuzu ayakta tutan kemik dokusunu veya hareket ettiren adele dokusunu teşkil ederler.

Sindirim, kan dolanımı veya solunumla ilgili organlar veya organ grupları, yine kendilerine özel “tuğlalarla” imal edilmişlerdir. Çok kere insan yapısı, benzerleriyle kıyaslanamayacak ka dar duyarlı ve ince örgülü bir inşaat ve onun özelliğini veren hücrelerin ileri derecede gelişmiş karakterlerinden kurulmuştur.

HÜCRENİN YAPISI

Üç yüz yıl öncesine kadar varlığından haberdar olmadığımız hücre, ilk defa mikroskobun icadı ile tanınmıştır. Bugünün gelişmiş mikroskopları bu bilgilere çok şey eklemiş olmasına rağmen, hücreyi ilk göründüğü gibi iki ana parçaya ayırabiliriz. Esas madde Protoplazma denilen kısımdır. Muhtelif protein maddelerinin bir karışımı olan protoplazma her hücrede değişik niteliktedir. Maddesini teşkil eden atomlar aynı olmakla beraber ayrı ayrı şekilde birleşmişlerdir. Eğer hücre, deri hücresi ise, vücudun her yerindeki deri hücresi esas itibariyle aynı karakterdedir. Ama, her insanın deri hücresi ayrı bir kimlik gösterir. Şekil olarak birbirine benzese bile, bir plastik ameliyat sırasında karakter farkı kendini belli eder. Böyle bir ameliyatta bir insandan diğerine deri aktarımı yapıldığı zaman vücudun derisi misafir deriyi kabul etmez; bir süre sonra ortu atar. Protoplazma, hücresinin esas görevini yapan bir fabrika gibidir. Meselâ, bir karaciğer hücresi, vücutta karaciğerin yapmakla görevli olduğu işleri yapar. Tek tek hücrelerin çalışması ile o organın görevi sağlanır. Genellikle her hücrede bir de nüve (nukleus) vardır. Bu nukleus içerisinde bulunan kromozom isimli maddeler hücrenin karakterini tayin eder. Örnek olarak yumurtayı alalım: Doğurarak üreyen bir dişi hayvanın yumurtası, insan olsun maymun olsun aynı görünümdedir. Doğum vuku bulduğu zaman onun ne olduğunu tayin eden bu kromozomdur.

İnsanda durum aynıdır. Kadın överinde (yumurtalıkta) teşekkül eden ve uterusıa yerleşen yumurta, her kadında aynı gibi görünür. Ama, her birinde doğacak olan çocuğun derisinin ve gözünün renginin, yüzünün şeklinin, meselâ dedesine ben zemesini temin eden kuvvet bu kromozomun içersindedir.

Görülüyor ki, tuğlaya benzettiğimiz bu hücreler, tuğladan farklı olarak canlıdırlar. Faaliyetlerini yapabilmek için kan dolanımı ile gıda alırlar ve yine bu yol ile tenefüs ederler. Tek başlarına veya yalnız kendi sistemleri içersinde yaşamaları hemen hemen imkânsızdır. Fonksiyonları bütün vücuda yararlı bir şekilde ve diğer hücrelerle ortak olarak devam eder. Bu anlaşma bozulursa çeşitli hastalıklar ortaya çıkar Tek hücre isyan ederse, bu çok kere kansere dönüş demektir.

Vücudumuzu hareket ettiren kemikler ve kaslarımızdır. Sayılamayacak kadar çok sayıda kas hücrelerinden yapılmış kaslarımızın uçları kemiklere bağlıdır. Kasıldıkları yani bu şekilde boylarını kısalttıkları zaman, bağlı oldukları kemiği de yukarı ya da aşağıya doğru hareket ettirirler.

Vücudumuz da yüzlerce kas vardır. İsteyerek yaptığımız bütün hareketleri bunlar gerçekleştirirler. Her kasa bu isteği götüren bir sinir mevcuttur. Elektrik telinden nakledilen emirler gibi, kasa emir taşırlar. İsteyerek yaptığımız hareketlerin önemli bir bölümü refleks yoluyla kontrol edilir.

Yürüyeceğimiz zaman “sağ ayağımı ileri doğru atayım, sonra da sol ayağımı atarım” diye düşünmeyiz. Bizim için, gitme arzusunu beynimizde duymamız yeterlidir. Beyin ve ona bağlı omurilik sistemi kaslarımızı gerektiği sıra ve ahenkle harekete geçirir.

İSTEK DIŞI ÇALIŞMA

Mide, barsak, damarlar ve kalbimizin kasları ve damarlarımızı genişletip daraltan birçok kaslar çalışmak için bizden istek ve emir beklemezler. Bunlar, beynin bir bölgesinden gelen emirlerle vücudun ihtiyacına, dış dünyanın koşullarına ve bizzat kendilerinin durumlarına göre hareketlerini ayarlarlar. Mide ve barsaklar sindirecekleri besin-

DOKU

Daha önce kısaca bahsedildiği gibi, görevleri özelleşmiş hücreler bir araya gelince özel bir doku meydana gelir. Sinir hücreleri sinir dokusunu, kas hücreleri kas dokusunu….meydana getirirler. Bu özel görevli dokular insan vücudunda yaşamla ilgili görevleri paylaşırlar, insanı ve karakterlerini yaratırlar.

Elbette bütün dokular karmaşık bir işbirliği içersindedirler. Bir bölümü dokulara emirleri aktarırken diğer bölümü beslenmeyi sağlar; diğerleri hareket, görme, düşünme ve benzeri görevlere yöneliktirler.

KEMİKLER VE KASLAR

leri aldıkları zaman, kalp kası insanın koşmasına veya dinlenme haline göre bütün vücut hücrelerine gerekli besin ve oksijeni vermek üzere çalışmalarını ayarlarlar.

YÜZ İFADESİ

Kaslarımız sadece yürüme, koşma gibi büyük hareketleri değil, uçları deriye bağlı bazı kaslar yoluyla yüzümüzün ifadesini de temin ederler. Kaşlarımızı ve burnumuzu oynatan kaslar bunlardandır. Gülerken veya gülümserken ifademizi onlar temin ederler. Üzüntülerimize katılırlar. İçimizdeki bir sıkıntı, bir üzüntü, isteyerek veya istemeyerek, onlar vasıtasıyla yüzümüze akseder. Bu kaslar çok ince ve hassastırlar. Bazılarını, isteğimize bağlı olmalarına rağmen, hareket ettirmek zor olursa da, beklenmedik bir olaya verdiğiniz reaksiyona bağlı olarak teşekkül eden mimik, onların eseridir.

KEMİKLER

İnsan iskeleti, hareket için, kaslar kadar önemlidir. Vücudu ayakta tutan ve iç organların rahatça çalışabilmesi için gerekli boşluğu temin eden odur.

Kemiklerimiz dışardan görüldüğü gibi alelâde kireçten yapılmış çubuklardan ibaret değildir. İnce bir ağ gibi hücrelerden yapılı, kalsiyum ve fosfatlarla sertleştirilmiş betonarme bir kule gibidir. En ince parçalarına kadar uzanan hücre ağları geniş bir damar sistemiyle beslenir. Bu sistemin beslediği hücreler çocukta kemiğin büyümesini, yetişkinde ise güçlü kalmasını ve kırıldığı zaman kolayca yapışabilmesini sağlar. Hücreler ve aralarındaki kalsiyum o kadar dikkatli dizilmiştir ki. uzun kemiklerin kemerli yerleri adeta eski yapılardaki kemer inşaatına benzerler.

Kemikler iskelet sistemi olarak birbirlerine, kuvvetli ve sert bağlarla’ bağlıdırlar. Eklem yerlerinde yani iki veya daha fazla kemiğin birbirleriyle birleştiği yerde, uçların aşınmasını temin için elastik yastıkçıklar vardır. Bunlar bilhassa ayak kemiklerinde, adeta otomobillerdeki amortisörler gibi, darbeyi azaltıcı bir vazife görürler. Sert bağlar ve kaslarla birbirine bağlı kemiklerden kurulmuş bulunan iskelet sistemimiz, kasların kuvveti sayesinde ayakta durur. Bayılan bir insanın yere düşmesi bu yüzdendir.

KAFA TASI VE OMURGA

Beyin ve onun uzantısı olan omur ilik vücudun en hassas organlarıdır. Bu ince yapılarda, bir yaralanma olduğu zaman, vücudun diğer dokularında olduğu gibi, kendi kendini tamir etme yeteneği yoktur. Kırılan kemik, kopan kas, yırtılan deri iyileşir, merkez sinir sistemi denilen bu organlar iyileşmez. Bu nedenle kemiklerden yapılı çok güçlü bir yapı içinde muhafaza edilmişlerdir.

Vücudun bütün hücreleri devamlı olarak besine ve oksijene muhtaçtır. Ayrıca çalışması sonucu meydan gelen karbon dioksiti de dışarı atmak zorundadır.

Hücre besininin esası glükozdur. Glükoz hücre içinde oksijen aracılığı ile yanar, su ve karbondioksit açığa çıkar. Bu yanıştan meydana gelen enerji hücrenin görevi için kullanılır. İste bu taşımayı yapan kan, onun pompası kalp ve bu sıvı sisteminde bir cins “taşıma borusu” görevi yapan böbreklerdir.

DOLAŞIM

Kan, Akciğerlerden oksijen alır, kalbin sol tarafına gelir. Oradan bütün vücuda pompa ile dağıtılır. Bu pompalamayı en kolay şekilde bileklerimizde atan nabızda duyarız. Tabii bu duyu lan kalbin atımı değil, kandaki basınç-dalgasıdır. Bu dalga kanın akımından on defa daha süratlidir.

Kalpten vücuda dağılan kan damarları incele incele hücreye kadar yaklaşırlar. Sonra dönüş damarları teşekkül etmeye başlar. Ellerin sırtında gördüğümüz mavi damarlar işte bu dönen damarlardır. Bunlar bütün organlardan gelerek, kalbin sağ tarafında toplanırlar. Burdan yine kalbin pompa etkisiyle akciğerlere giderler. Hücreden alman karbondioksit ve bir miktar su buharı akciğerden solunum yoluyla dışarı atılır. Bu sırada oksijen kana karışır ve kalbin sol yarısına dönerek yeniden hücrelere doğru yola çıkar.

Kalp bu görevini yapabilmek için bir su tulumbası şeklinde çalışır. Emme basma tulumbada olduğu gibi, basınca göre açılıp kapanan kapakları vardır. Bunların kapanma sesleri kalp seslerini meydana getirir.

Bu kapaklarda hastalık olursa, buna bağlı şekil bozuklukları kalbin pompa görevinde eksiklik yaptığı gibi sesleri de bozar, doktorun tanıya varmasına imkân verir.

KAN VE TANSİYON

Kapalı bir boru sistemi içine bir pompa devamlı olarak sıvı basarsa o borular içinde bir basınç olacağı tabiidir. Her nekadar damarların çeperi ( cidarı ) boru kadar sert değilse de onun da bir gerilme hududu vardır. İşte tansiyon, değişik etkiler altında dolaşım sisteminde kanın basıncı demektir. Eğer damar sistemi içersinde böyle bir basınç olmazsa kılcal damarlardan hücrelere kadar kanın gitmesi mümkün değildir. Dolayısıyla hücreler besinsiz ve havasız kalırlar. Bu, bilhassa beyin hücrelerinde önemlidir. Zira, besinsizliğe ve havasızlığa en dayanıksız hücreler bunlardır. Tansiyon düştüğü zaman insanın bayılması, baş dönmesi, beyin hücrelerinin besin ve hava ihtiyacının tam karşılanmamasından olur.

Bayılan hasta yere düşünce veya baygınlık hissettiği anda sırtüstü yatırılırsa, daha iyisi, başı aşağıda ayakları yukarıda tutulursa, kanın beyine gitmesi kolaylaşacağından baygınlık hali geçer. Kalpten gelen dalga esnasında tansiyon yükselir, pompa darbesi geçince bir miktar düşer. Yeni dalgada yine yükselir. Bu şekilde, insanda iki türlü tansiyon kıymeti ölçülür: Dalga esnasında ve istirahat devresinde. Normalde bu 120/80 milimetre civa sütununa eşittir. Azami 12, asgari 8 diye de tarif edilebilir.

TANSİYON YÜKSEKLİĞİ

Yukarıda bahsettiğimiz dolanım sisteminde kan basıncı düşmesinin aksi olan hal basıncın yani tansiyonun yükselmesidir.

Ruhi sebeplerle kan damarlarındaki ufak kas sistemlerinde kısalmalar olursa damarın çapı küçülür, kenarlar sertleşir ve kan basıncı buna bağlı olarak yükselir. Bu insanın kızdığı, ani olarak korktuğu hallerde böyledir. Kalp atımının sıklaşması bunu artıran ikinci bir etkendir.

Başka sebeplerle de kan basıncını yükseltir. Başta gelen bir organ olarak böbreği ele alalım: Eğer deneme kasdıyla bir hayvanda, böbreğe giden da” marlar daraltılacak şekilde iple sıkılırsa hayvanın tansiyonu yükselir. Bu yukarda bahsettiğimiz sinirsel mekanizmaya bağlı değildir. Dolanım sistemi bozulan böbrek derhal özel bir maddeyi dolaşıma vermeye başlar. Bu madde bütün damar kaslannı daraltır ve tansiyonu yükseltir. Bu böbreğin vücudu korumak maksadıyla yaptığı bir işlemdir. Kan, her beş dakikada bir böbreklerden süzülmektedir. Eğer bu olmazsa, dolaşan kan bir takım zararlı cisimlerden temizlenemez. Böbreğin özel bir maddeyi dolanıma vererek tansiyonu yükseltmesi, bu artan basınç dolayısıyla kanın engeli yenerek böbreğe girebilmesini temin içindir. Bütün böbrek hastalıklarında tansiyonun yükselmesinin sebebi işte bu-dur. Genellikle tansiyonun yüksek olması zamanla kan damarlarının duvarlarını kalınlaştırır. Damar duvarlarındaki kasların devamlı kasılı kalması sertleşmelerine sebep olur. Bu nedenle de yüksek tansiyon devamlı hale gelir.

İnsan vücudunda her organ yaş ilerledikçe yıpranır. Kan damarlarımız da tabiatıyla bu kaidenin dışında kalamazlar. İhtiyarlık çağına doğru damarlarda başlayan sertleşme, tansiyonun yükselmesine sebep olur. Bu değerler
normal şartlarda ve istirahatta olan insanların tansiyonlarıdır. Bazı kimseler doktora gittikleri zaman aşırı derecede heyecanlanırlar, bu sebeple tansiyonları yükselir. Onun için, insanda tansiyonun bir defa yüksek bulunması önemli değildir, o seviyede devamlı kalması önem taşır.

Tansiyon düşüklüğü çok defa bir hastalığa işaret etmez. Bazı hallerde, buna başka belirtiler eklenirse kalp hastalıklarına delalet edebilir. Genellikle tansiyonu düşük olan insanların yüksek olanlara oranla daha uzun ömürlü olmaları beklenebilir.

SOLUNUM

Hava almadan yaşamamıza imkan yoktur. Akciğerlerimiz kanalıyla vücudumuza giren oksijen, alman besinlerin doku içinde yanması için kullanılır. Bu yanmadan doğan enerji, gerek günlük hayatımız ve gerek vücut organlarımızın çalışması için kullanılır.

Vücuda oksijen sağlayan -ve kar bondioksit artık maddesini dışarı atan solunum sistemi, ağızdan akciğerlere kadar uzanan borulardan oluşmuş bronş sistemi ve akciğerlerimizdir. Sağda üç solda iki bölümden oluşan iki akciğerimiz vardır. Kaburga kemikleri ve onları birbirine bağlayan kaslardan oluşan bir boşluk içerisinde çalı şırlar. Alt bölümde ise diyafrağma denilen bir kas ile karın boşluğundan ayrılırlar. Soluk alır – verirken hava akciğerlere girer ve çıkar. Sayısız hava keseciğinden ( Alveol ) oluşan akciğer dokusu bu esnada kana oksijen verir, karbondioksiti dışarı atar.

AKCİĞERLER

Akciğerler günde 850 gram karbondioksiti dışarı atarlar. Aynı süre içinde idrarla atılan katı madde 60 gram kadardır. Bu gösteriyor ki vücuttan çıkarılması gereken artık maddeleri atan organlar içerisinde akciğerler en önemli yeri tutarlar. Yediğimiz her yüz
şeker veya nişastalı maddeden ( 40 gram karbona karşılık ) 145 gram karbondioksit dışarı atılır. Bu arada 60 gram da su meydana çıkar. Bu suyun 30 gramı idrarla çıkar. Geriye kalan 30 gram ise akciğerler ve terleme yoluyla vücut dışına atılır.

Gıda maddelerinin bu yanışına metabolizma diyoruz.

KAN

Kan, yüzde 79′u su olan bir sıvı halinde damarlarımızda dolaşır. Onu sıvı halinde bir doku olarak kabul edebiliriz. Zira içersindeki su miktarı bazı katı bilinen organlardan daha azdır. Meselâ böbrekte su miktarı yüzde 83’ dür.

ALYUVARLAR

Kanın yüzde 30′unu içinde yüzen maddeler (kürecikler) teşkil eder. Alyuvarların görevi aşağıyukarı tektir. İçlerinde bulunan hemoglobin maddesi aracılığıyla akciğerlerden oksijeni alarak dokulara taşımak, hücrelerde ortaya çıkan karbondioksiti yine akciğerlere getirmek. Demek ki, bu kırmızı kürecikleri bir “nefes alma organı” diye isimlendirebiliriz. Bu, asıl havalandırmayı yapan Akciğerlerin görevi bakımından bizi şaşırtmamalıdır. Ama, Akciğer sağlam olduğu halde kırmızı kürecikler hasta olursa, hücrelerin havasız kalacağını unutmamak lazımdır.

Bu taşımayı yapan hemoglobinin önemli bir kısmı demirdir. Vücuttaki bütün demir hemen hemen hemoglobinin içindedir.

AKYUVARLAR

Akyuvarların görevi temizliktir. Vücutta hücreler herhangi bir sebeple harap olursa veya eskirse, beyaz küre-cikler hemen damardan çıkıp eskimiş ya da harap olmuş hücreyi içlerine alır, eritir ve temizlerler. Bu vücuda giren yabancı maddeler içinde böyledir. Elinize bir diken batsa, beyaz kürecikler hemen oraya koşarlar, onu sararlar ve meydana gelen iltihap cerahat halini alınca onu da beraber çıkarırlar.

Vücuda giren bakteriler (yani mikroplar) içinde davranışları aynen böyledir. Derhal üzerine giderler, eğer miktarları az gelirse çoğalırlar ve mikrobu adeta yiyerek ortadan kaldırırlar veya içerlerinde bulunan bazı maddelerle zararsız hale getirirler. Akyuvarlar hastalıklara karşı en kuvvetli koruyucula-nmızdır. Eğer vücutta akyuvar kalmazsa hayat mümkün değildir.

Kan içerisinde bunlardan başka daha bir çok maddeler de vardır. Kan damarları hücreler ve dokular arasında, bir karayolları sistemi gibi, bağlantı kurduğu için bütün besin, oksijen ve bunların hücreler tarafından kullanılmasından çıkan “artık maddeler” de onun içinden geçer. Hücreler ve organlar istediklerini alır ve temizlikte görevli olan organlarda artık maddeleri onun içinden seçerler.

Yine, kimyasal maddeler ve hormonlar da bu yollarla taşınır. Bunların görevleri de, bir bakıma sinirler gibi, bazı emirleri organdan organa ve hücrelere taşımaktır.
ğer bunu aldığı zaman içinde depo ettiği şekeri kana dökmeye başlar. Bu adrenalinin fonksiyonlarından bir tanesidir.

Böbrekler kanı temizleyen organlardır. Büyük damarlarla aortaya yani vücudun en büyük damarına bağlıdırlar. Buradan aldıkları artık maddeleri idrara boşaltırlar, idrarın böbrekler tarafından hazırlanışı sırasında kan içinde bulunan asit ve alkalilerin oranı da normal ölçüde tutulur. Bu oran sayesinde vücutta bulunan su miktarı ayarlanmış olur. Gerek kan ve gerek dokulardaki su oranı normalde değişmez Böbreğin hastalandığı hallerde dokulardaki su ve tuz oranı bozulur. Vücutta su birikmeye başlar. Bu birikme öncelikle en ince dokularda olduğu için gözlerin altındaki, gevşek dokularda şişmeler başlar. Hastanın yüzü şişer.Bu ödem hali sadece böbrek hastalıklarına has değildir. Kalbin zayıfladığı hallerde (kalp yetersizliği) kan basıncı gereken seviyeye gelemez. Kan, dönen kan damarlarında (venalarda) birikir. Kanın suyu ince venalardan dokunun içine sızar ve ödem meydana gelir.

KEMİK ÎLİĞİ

Alyuvarlar ve bazı diğer elemanlar kemik iliğinde yapılır. Kemik iliği hastalıklarında anemiler (kansızlık) ortaya çıkar.

DALAK

Görevleri tam olarak belli değildir. Ancak, ana kamında al yuvarları yaptığı ve bazı hastalık hallerinde yine bu görevine döndüğü bilinmektedir. Ayrıca, lenfosit ve monosit denilen koruyucu kan hücrelerini devamlı olarak üretir. Dolaşımdaki yıpranmış alyuvarları temizler, gerektiği zaman kasılarak içindeki kanı dolaşıma verir.

SİNİR SİSTEMİ BEYİN

Beyin kendi içerisinde değişik görevli hücreler ve bunları biribirine bağlayan sayısız liflerin meydana getirdiği bir merkezdir. Bu hücreler kendi aralarında bir danışma sistemi kurdukları gibi, binlerce lif yoluyla vücudun her noktasıyla irtibat halindedirler.

Hücreler genellikle beynin, gri tabaka denilen dış kısmında, yani kabuğunda ve lifler daha çok iç yani beyaz kısımda bulunur. Beyin kabuğunda bulunan hücrelerin teşkil ettikleri merkezlerin yer ve görevleri oldukça bilinmektedir. Hangi noktanın parmağımızın ucunu oynatmakla görevli olduğu veya gözümüzün gördüğü hayallerin hangi merkez tarafından alındığını biliyoruz. Yine konuşma ve kişiliğimizin (şahsiyetimizin) bağlı olduğu bölgeleri tanıyoruz.

Bütün bu merkezler ve onların birbirine olan ortak hareketleri istek içi ve dışı hareketlerimizi, görgü ve geleceğe ait tasavvurlarımızı, ahlâk ve çalışma tempomuzu, özetle insanı insan yapan hareketleri üretiyor ve yönetiyorlar.

Görülüyor ki beyin depo bilgileri, bağımsız çalışan merkezleri, bağımlı bir ulaşım sistemi ile erişilmez nitelikte bir kompüter gibi çalışmaktadır.

SİNİRLER

Sinirler, vücudumuzun hemen hemen hiç yıpranmayan, en dayanıklı üyeleridir. Eğer bir hayvan kası siniri ile birlikte çıkarılsa, vücudun ısısına uygun bir tuzlu su içinde saklansa, saatlerce yaşamaya devam eder. Saatler sonra bu sinir ucunu elektrikle uyarsak kas kasılır. Hatta kas bu uyarmaya cevap veremeyecek derecede harap olsa bile sinir yaşamaya ve elektrik akımlarını iletmeye devam eder. Sinirler yorgunluk nedir bilmezler. Kas yorulur, sinir yorulmaz.. Her dakika göreve hazırdır, dinlenmeye ihtiyacı yoktur. Zaten birçokları hiç durmadan çalışır. Biz uvurken, solunum, ısı ayarlanması
ve diğer sayısız otomatik görevlerin devamı, süresiz çalışan sinirlerin eseridir.

Kaslarımızdan bahsederken, biri isteğimize bağlı biri istek dışı iki sinir sistemi olduğunu söylemiştik. Bu sistemlerinde emirleri sinirler aracılığıyla taşınır. Yine, duyu organlarımızdan gelen ve dış dünyaya ait bulgular beyine bunlar kanalıyla giderler.

SİNİRLERİN DAĞILIŞI

İsteğimize bağlı olarak çalışan sinirler, vücudumuzun en büyük sinirleridir. Bunlar sadece beyinden kaslara emir nakletmekle kalmazlar, baştan ayak ucuna kadar bütün vücut parçalarından gelen, dış dünyaya ait bilgileri beyine taşırlar. Sinirler, adeta elektrik kabloları gibi, muhtelif maddelerle sarılarak korunmuşlardır.

İsteğimize bağlı olarak çalışan sinirlerde hücre yoktur. Sadece lifler, kordonlar vardır. Bu kordonlar aslında, omurilikteki hücrelerin uzantılarıdır. Omurilikteki bu hücreler, bir demiryolu istasyonundaki karışık makas sistemine benzer. Bu bağlama noktalan, yani hücreler, sinir liflerini ve organların ağını beyine bağlarlar.

Omuriliğin kendisi de bir sinir sayılabilir. Onun da görevi genellikle beyin ve “isteğe bağlı sinir sistemi” arasında haber alış  verişini temin etmektir.

İstek dışı çalışan sinir sisteminin bir adı da “bitkisel sinir sistemi” dir. Bu sistem sindirim, gelişme ve büyüme ile ilgili bütün iç organlarımızın çalışmalarını düzenler. Büyümelerle doğrudan doğruya ilgili değilse de buna katılır. Mesela, kalbin birdenbire fazla çalışmaya başlaması halinde sistem hemen harekete geçer ve kalbi besleyen damarları genişleterek onu fazla kan gitmesini temin eder. Aşırı çalışma ile kalbin çoğalan oksijen ihtiyacı böylece karşılanmış olur. Şu halde, Organlar arasında ahenkli çalışmada bu vejatatif (bitkisel) sinir sisteminin görevleri arasındadır.

SİNDİRİM

Besinlerin vücuda yarar hale gelmesini sağlayan sindirim sistemi ağız ve dişlerden başlayarak yemek borusu, mide, onikiparmak barsağı, ince bar-saklar ve kalın barsaklarla devam edip anüste sonlanan büyük bir fabrika gibidir.

Her gün ortalama 700 gram katı besin ve yine o kadar oksijen kullanıyoruz. Oksijen bu besini yakan yakıttır. Kömürün yanışı çabuk bir olaydır. Halbuki vücutta bu yanış yavaş yavaş gerçekleşir. Sonucu olarak da vücut fonksiyonları için gerekli olan enerji meydana çıkar. Hücrelerimizdeki yanma olayı türlü etkilerle kontrol edilen yavaş bir yanmadır. Bu esnada meydana çıkan enerji de sadece hareket halinde görülmez. Besin yanışı ne olursa olsun vücudun ısısı genellikle 36,5 dereceyi geçmez.

Sindirim işlemi, solunum havası ile alınan ve besinlerin yanışı ile biten solumaya göre daha karışıktır. Oksijenin kana karışmasının basitliği yanında bir dilim ekmeğin kana karışacak niteliği alması için geçideceği işlemlerin karışıklığı açıktır.

Sindirimin kolay yapılabilmesinde besinlerin pişirilmesi, kızartılması veya fırınlanması birinci derecede önem taşır. Bu sayede sindirimi yapan eritci maddelerimizin yani fermentlerimizin ziyan olmasına veya fazla kullanılmasına mani oluyoruz.

Pişme esnasında, besinin sindirilmesi imkânı olmayan kısmı, bilhassa besin hücrelerinin zarları parçalanmakta ve sindirimi sağlayan fermentlerimiz ve diğer sıvı maddeler kolaylıkla görevlerini yapabilmektedirler.

İyi bir yemek kokusu bu eritici sıvıların ilki olan tükrük salgımızı artırır,
ağzımızın sulanması budur. Buna midenin ve pankreasın enzimleri, karaciğerin safra salgısı ve barsakların kendi özel salgıları iştirak eder. Besin, bu bir sıra ve diğer bazı maddeler yolu ile eriyerek, parçalanarak barsaktan emilme ve kana girmeye uygun hale gelir. Tükrük salgısı ağıza giren besinlerin kolayca yutulabilmesini sağlar. Aynca nişastalı maddelerin ilk sindirim basamağı buradan başlar. Besin mideye gidince mide suyu salgılanır. Bu salgının içinde asit vardır. Bu asit besinleri parçalarken mideye bir zarar vermez. Zira midenin içyüzü mukus denilen bir madde ile kaplıdır ve özel hücreleri tarafından devamlı böyle kalması sağlanır.

Bununla beraber mide ülserlerinin birçok etkiler altında bu asit tarafından yapıldığı da kesindir.

Midedeki sindirim tamamen bu asitin (hidroklorik asit) etkisi ile olmaz. Bu asit, mide suyunda bulunan bazı fermentlerin etkili olmasını sağlar.

KARACİĞERVE SAFRA:

Karaciğer, vücut içerisinde bir kimya fabrikası gibidir. Aldığımız be sinler emildikten sonra karaciğere gi der, orada vücuda yaramayan kısımlar varsa zararsız hale getirilir ve bundan sonra dolanıma verilir. Bir kısım besinler de ilerde kullanılmak üzere karaciğerde depo edilir. Bakterilerin toksinleri, alkol, baharat vs. gibi zehirli maddeler karaciğerde zehirsiz hale getirilir. Yine yabancı maddeler ve sigaranın nikotini burada zararsız hale getirilir. Karaciğer bir güven süzgecidir.

Saıgı yapan en büyük organımız olan karaciğer kanın pıhtılaşması ve sulu olmasını sağlayan maddeleri imal eder, çeşitli besinlerin vücuda yarar hale dönüşümünü sağlar.

Besin midede asit ve enzimler (ferment) ile karıştıktan sonra midenin hareketi ve besinenzimasit karışımının asit tesiri ile midenin kapısı yani pılor zaman zaman açılır ve içerdekiler oniki parmak barsağına (duodenuma) geçer..Burada pankreas bezinin saigua-rı sindirim işlemine karışır. Bu fermentlerin tesirli hale gelmeleri de barsakta bulunan bazı bezlerin salgısı ve karaciğerden gelen safra iıe mümkün olur.

Karaciğerden salgılanan safra, ihtiyaca göre kesik kesiK oniki parmak bağırsağına dökülür. Bu düzenli veriliş safranın, safra kesesinde depolanması sayesinde mümkün olur.

Yağları eriten madde pankreas bezinden gelirse de onların tesirli olmasını sağlayan safradır. Barsak içinde, adeta bir çorba üzerinde yağ damlalarının duruşu gibi bulunan besin, bu karışımın sulu kısmındaki fermentlerin hücumuna uğrar. Safra işte bu safhada etkilidir; Bu damlacıkların ufak olmasını ve yeniden birleşerek büyük yağ damlaları haline gelmelerini önler.

BESİNİN EMİLMEM

Besinlerin, dişler, tükrük, mide suyu, safra, pankreas ve barsak salgılarının beraber çalışmaları ile ufak parçacıklar haline geldiğini gördük. İnce barsak içersinde bu besin parçacıkları molekülleri) bir sıvı halinde yüzerler. İnce barsağın bu maddelere değen iç yüzü, vücuda yararlı maddeleri seçip kan dolanımı içine verebilecek yetenektedir. İşe yaramayan veya istenmeyen maddeler yine barsak içerisinde Kalır ve dışarı çıkana kadar yollarına devam ederler.

ARTIK MADDELER

Emilimden geri kalanlar anüs yolu ile dışarı çıkıcaklardır. Bu geri kalan madde dışkının (gaitanın) ancak dörtte biri kadardır. İçinde bakteriler, dökülen barsak mukozası (barsağın içyüzünü saran zar) de bulunur. İnce barsakta ve kalın barsağın başlangıcında emili-me uğrayan yalnız madde değildir. Onunla beraber su da emilir. Böylece kalın barsağın son bölümüne geldiği zaman bu madde hemen hemen sert haldedir. Barsakta dışkının içinde bulunan büyük sayıda mikropların da sindirimde önemli rolleri vardır. Yine bu mikroplar vücudumuzda kullandığımız bazı kimyasal maddeleri de imal ederler. K vitamini bunlardan biridir. Bakterilerin yaptıkları K vitamini barsakta emilıme uğrayarak vücuda girer. Eğer K vitamini olmasa en küçük kanamalar bile ölümle sonlanırdı.

CİNSEL ORGANLAR

Kadın ve erkekte üremeyi sağlayacak şekilde cinsel organlar vardır. Cinsel olgunluk çağında bu organlar kadında Ovum (yumurta) erkekte Sper-ma’nın oluşunu gerçekleştirir ve cinsel birleşme sonucu döllenen yumurta yeni bir insanın ortaya çıkmasını sağlar.

Kadında yumurtanın gelişmesini sağlayan her iki över, döllenmiş yumurtayı geliştiren uterus ve cinsel birleşmeyi gerçekleştiren vagina ve vulva-dan oluşan sistem, hormonların kont-roiunda çalışır. Her 28 günde bir yeni döllenmeye hazırlanır.

Erkekte testisler, prostat bezi ve penisten oluşan üretim sistemi yine hormonların etkisinde, fakat döllenmeyi bir sıklus’a (donencej bağlanırla dan gerçekleştirebilir.

Cinsel organlar her iki cinste idrar sisteminin son bölümü ile ilişkili olduklarından uzogenital (idrar-cinsel) sistem olarak tanımlanırlar.

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER