Gündem Postasi

Yahya Kemal Ve Dergah

Yahya Kemal Ve Dergah
04 Haziran 2018 - 14:31 'de eklendi ve 65 kez görüntülendi.

Yahya Kemal, geleneksel biçimlere bağlı görünmekle birlikte, yaşayan Türkçe ile yazdığı şiirlerle Tanzimat sonrası dönemin ilk kalıcı sairiydi. II Meşrutiyet döneminde çağdaş Batı şiiriyle eski Türk şiirinin sentezini gerçekleştiren Yahya Kemal Beyatlinın (1884-1958) düşünceleriyle yön verdiği, Kurtuluş Savaşı yıllarının en önemli dergilerinden Dergâh” çoğunluğunu üniversite gençlerinin oluşturacağı bir grup tarafından 1921′de çıkarıldı. Mustafa Nihat Özön’ün (1896-1980) sahipliğini yüklendiği “Dergâh” dergisi (15 Nisan 1921-5 Ocak 1923), Damat Ferit Hükümetinin desteklediği “Ümit” dergisine karşı Milli Mücadele yanlısı bir tutumla yayımlandı. Edebiyat ürünlerine, edebiyat tarihi incelemelerine, dil, felsefe, müzik, mimarlık konularında yazılara yer verilen derginin yazar kadrosunda dönemin Edebiyat Fakültesinin hocaları ve öğrencilerinin yanı sıra ünlü yazar ve sanatçılar da yer aldı. Fuad Köprülü, ismail Hakkı Baltacıoğlu (1889-1978), Mustafa Şekip Tunç (1886-1958), Mehmet Emin Erişirgil (1891-1965), Ahmet Haşim (1885-1933). Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay (1894-1971), Halide Edip Adıvar, Ruşen Eşref Onaydın (1892-1959), Abdülhak Şinasi Hisar (1883-1963), Kemalettin Kamu (1901-1948), Necmettin Halil Onan (1902-1968), Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), Hasan Âli Yücel (1897-1961), Mehmet Halit Bayrı (1896-1958), Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967) bu adların başlıcalarıdır. Dergâh” dergisinin önemi, işgal altındaki istanbul’da Anadolucu bir tutumu benimsemesinden, Milli Edebiyat hareketinin ulaştığı noktada kültürde ve edebiyatta yeni bir sentez arayışına yönelmesinden gelir. O sırada Yahya Kemal, Darülfünun’da edebiyat tarihi dersleri vermektedir. Ayrıca eski şiirle ve Batı’yla hesaplaşmasının ürünü olan şiirlerini “Yeni Mecmua’da Bulunmuş Sahifeler” başlığı altında yayımladıktan (1918) sonra Milli Edebiyatçılar dışında yeni seçenekler sunmuş bir şairdir. Bu nedenle kişiliği, düşünceleri ve değerlendirmeleriyle Dergâhçıların arayışında yol göstericiliği yüklenir. Dergâh’ a yazdığı imzasız başyazılarında geçmiş kültürü, edebiyatı değerlendirerek genel bir döküm yapar ve görüşlerini sıralar. Yahya Kemal’in ” Dergâh”ın ilk sayısında yer alan “Üç Tepe” başlıklı yazısı, gerek yaşanılan günler, gerekse edebiyatın geleceği açısından bir sürecin yorumudur. Bu yazısında Yahya Kemal, yeni Türk edebiyatının o güne kadar “âleme” iki tepeden baktığını söyler. Bunlar Çamlıca Tepesi ile Tepebaşı’dır. Namık Kemal ve arkadaşları Çamlıca’dan bakaılar dünyaya. Tevfik Fikret ve arkadaşları ise Tepebaşından. Birincilerin yeni düşüncelerle eski saltanatı canlandırmak rüyaları da, ikincilerin “medeniyet iştihası” da geçmişte kalmıştır artık. Bundan sonraki edebiyatın hareket noktası, inönü Zaferinin simgesi Metris Tepe olacaktır. Yahya Kemal 1950 yılında (Dergah arşivinden) bakıma kendi kişisel arayışının ürünüdür. “Malûmat” ve “İrtikâ” dergilerinde Mehmed Agâh adıyla yayımladığı ilk şiirlerinde Servet-i Fünun etkisi görülür. O dönemin çoğu aydınları gibi Paris’e giden şair, Siyasal Bilimler Okulunda öğrenim gördüğü, Paris’te bulunduğu yıllarda (1903-1912) çağdaş görüş ve düşüncelerle, sanat hareketleriyle tanışır. Albert Sorel, Albert Vandal ve Emil Bourgeois’dan tarih okuması, Jaurès ve Albert de Mun’ün etkisiyle milliyet düşüncesini benimsemesi, Jean Moreas’yla tanışması, onu Türk tarihi, Türk dili ve edebiyatı üzerinde düşünmeye yöneltir. Türkiye’ye dönünce de çeşitli öğretim kurumlarında tarih, edebiyat,, islam ve uygarlık tarihi, Batı edebiyatı tarihi dersleri vermesi görüşlerini geliştirmesini sağlar. Bu yıllar Türçülüğün de evrim yıllarıdır. Dönemin etkili kişisi Ziya Gökalp’tir. Yahya Kemal ise gerek Türk Ocağı, Bilgi Derneği gibi kuruluşların düzenlediği toplantılarda, gerekse birlikte oldukları Büyükada’da Ziya Gökalp’le tartışmalarında yeni bir tarih anlayışını savunur. Daha sonra bu görüşleri, “Dergâhtaki yazılarının temelini oluşturacaktır. Yahya Kemal’e göre “milli hayat, dokunulmaması yahut kendi tabii gelişmesine müdahale edilmemesi lâzım gelen bir sentezdir”. Çünkü 1071′deki Malazgirt Zaferiyle yeni bir vatanda, yeni bir millet doğmuştur. Bu milletin dili ve kültürü bu yeni vatanın ürünüdür. Yahya Kemal bu noktada Türkçülerden ve Ziya Gökalp’ten ayrılır. Vatanı, doğrudan doğruya atalarımızın doğduğu, bizim doğduğumuz, çocuklarımızın doğacağı toprak olarak görür. Soyut değil, somut bir vatan anlayışıdır bu.. insan ve vatan bir bütündür. Türk insanını bu vatan oluşturmuştur. Dolayısıyla milli kültürü de. Bu tarihsel oluşum sürecinin başlangıcı 1071′dir. Coğrafyayı da katarak şöyle özetler bu görüşünü: “Türkçemizin, mimarimizin, musikimizin, güzel hat sanatının, şehir dekorlarımızın ve diğer büyük küçük bütün sanatlarımızın vâsıl oldukları terakki, en çok Rum Selçukluğu Anadolu’ya yerleştikten sonra ve Osmanlı asırlarında vücut bulmuş, bu muazzam terkip, Rumeli ve istanbul ana vatanla yekpâre bir kitle olduktan sonra, hâsılı yeni vatan, yeni şartlan içinde milliyetimize yeni bir şekil verdikten sonra meydana gelmiştir”. Yahya Kemal’in şiirde yapmak istediklerinin hareket noktası, “mektepten memlekete” sözleriyle ilkeleştirdiği görüştür. Ona göre, “Ecnebi memleketler bizim için bir mekteptir. Vatan, ise hayattır.” Artık yetmiş yıldan beri •okuduğumuz “Avrupa kültürünün mektebi”nden çıkmamız gerekir. Çünkü mektep araçtır. Oysa amaç bizim milliyetimizdir. Yapılması gereken “memleketi Türk edebiyatının çerçevesi haline” getirmektir. Bu, onu, şiirde üç amacı gerçekleştirmeye götürür. Bunlardan birincisi,”topluluğun dilinde şiir yaratmaktır”. Ancak bu yolla, herkesin kullandığı kelimelerle topluluğa seslenilebilinir. ikincisi, “Türk şiirini hâlis olmayan unsurlardan kurtarmak ve ona asıl unsuru olan ritmi bahşetmektir”. Çünkü şiirin asıl maddesi anlam değil sözdür. Bu nedenle şairlik, anlamı söze dönüştürmek sanatıdır. Ama söz, kelimelerin istifi demek değildir. Şiir, kelimelerin özel bir ahenk yaratan bileşiminden doğar. Bu bileşimde önemli olan, mısradaki ahenk dalgalanışlarıdır. Anlamın, mısranın içinden bir ritm halinde geçmesidir. Üçüncüsü, “sentetik bir şiir yapmak”tır. Çünkü gerçek şiir, çeşitli bölümleri birbirini tamamlayan bir bütündür, bir bestedir. Yahya Kemal’in şiirinin bu üç ana özelliği, vezin ve dil anlayışıyla da bütünleşmekteydi. Milli Edebiyat akımının hece veznini benimsemesine karşılık, hemen bütün şiirlerinde aruzu kullanan Yahya Kemal, vezni bir araç olarak görüyordu. Ona göre vezin, şiirsel ahengin emrindeydl. Sorun hece ya da aruz kullanılması değil, “derûnî”, içsel bir ahenk yaratılması sorunuydu. Dille düşüncenin ya da insanın geniş ve tam uygunluğuydu şiir. Çünkü gerçekte değişen aruz değil, dildi. Eskiler Farsçanın- ahengini almışlar, Türkçe kelimeleri de bu ahenge uydurmak İstemişlerdi. Oysa şiirin, “Türk’ün hançeresine” göre telaffuz edilmiş ve “Türk’ün hançeresine” uygun bir ahenk içinde kullanılmış kelimelerle yaratılması gerekiyordu. Bu özelliği taşıyan Türkçe ise istanbul Türkçesiydi. Böylece Yahya Kemal, aruz vezninin yaşayan Türkçeye uygulandığı, geçmiş ‘değerlere bağlı, kendine özgü bir şiiri .geliştirdi. Şiirin, “musikiden başka bir musiki” olduğu düşücesiyle şiiri düz yazıdan uzaklaştırdı. Güncel sorunların dışında lirik şiirler yazdı daha çok. Aşk, sonsuzluk özlemi, ölüm temlerini işledi ya da Türk-Osmanlı uygarlığına duyduğu hayranlığı, istanbul sevgisini dile getirdi. Temelde Osmanlıcı ve gelenekçiydi. Tarih anlayışı onu, Osmanlıcılık ile Türkçülüğün bileşimine götürdü. Mallarmé, Valéry gibi Fransız şairlerinin etkisini taşıyan sanat anlayışı, söz konusu görüşleriyle birleşerek neoklasik bir şiiri geliştirmesini sağladı.

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER